Osmanlı, Kemalizm ve Kadın

Kültür

Miras Hukukunda Kadın: Osmanlı’dan Cumhuriyete Geçiş/Mustafa ERDOĞAN

Osmanlı’dan TC’ye geçiş sürecini “kopuş” olarak adlandıranların başlıca argümanları arasında  kadın hakları konusu önemli bir yer tutar. Bugün bile 5 Aralık 1934 Anayasa değişikliği ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesini, dünya ülkelerine karşı “kim daha önce modernleşti?”çekişmelerinde en büyük koz olarak öne süreriz. Okul kitaplarında Fransa’da bu hakkın Türkiye’den 12 yıl sonra verilmiş olmasına yapılan vurgu da bu konuda verilebilecek örnekler arasındadır. Bu yazıda miras hukukunda kadının yerine bakarak Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin bu bağlamda kopuş mu süreklilik mi arz ettiğine bakmaya çalışacağım.

Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sindeki karşılaştırmalı miras konusunda toplumdaki en genel yargı, kız çocuklarının erkeklerin yarısı kadar mirastan pay almasıdır diyebilirim. Bunun da kökeni Kuran’dır. Kuran’da bu konu şöyle geçmektedir:“Allah size çocuklarınızın alacağı miras hakkında, erkeğe iki kadının hissesi kadar (miras) vermenizi emreder. Eğer bütün çocuklar kız olup sayıları ikiden fazla ise, bunların payı ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı bir tek kız ise mirasın yarısı onundur. Eğer ölen kimse, anne ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa, anne-babanın her birinin (terekeden) altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yokta ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir.(Bu hükümler, ölenin) yapacağı vasiyetten, ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunlar Allah’ın koyduğu haklardır. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir”(1)

İslam öncesi dönemde bu dağılımın çok daha adaletsiz olduğuna ve İslam’ın erkeğe; eşine, çocuğuna ve anne babasına bakma yükümlülüğü verilerek bu dağılımın yapıldığına değinen birçok akademik araştırma mevcut. Ayrıca, kabaca ifade ettiğimiz bu oranın her şartta geçerli olmadığını vs. belirtiyor bu çalışmalar.(2)Ancak, tüm bunları bir yana bırakacak olursak, gerçekten Kemalist devrimler öncesinde kadınlar, mirastan erkeğin yarısı kadar mı pay alıyordu? Kanun bazında değerlendirecek olursak, hayır diyebiliriz. Yani Osmanlı bu konuda şer’i değil, örfi hukuku uygulamaktaydı.

Prof. Gül Akyılmaz’ın makalesinde görebileceğimiz üzere bu konuda birçok düzenleme yapılmıştır. Ayrıca devlet tarafından kanunlar yapılmadan birkaç yy. önce münferit de olsa Osmanlı toplumunda mirasın eşit dağıtıldığına dair kaynaklar mevcuttur.(3)Ancak yine de objektif bir mukayese yapacaksak, her iki süreci de devlet tarafından çıkarılan kanunlarla değerlendirmek mümkün olacaktır. Peki, Osmanlı bu konuda kanuni bir düzenleme yapmış mıdır? Evet, yapmış ve de adına “irade-i seniyye” yani Sultan’ın iradesi adını vermiştir. O günlerden bugünlere geçişte bir süreklilik arayacaksak en sağlam tutar dalımız, bu tepeden inmeci (devlet başkanı tarafından) bahşetme mantığı olacaktır.

7 Cemaziyülevvel 1263/23 Nisan 1847 tarihli irade-i seniyye ile babanın arazisinde intikal hakkı kız çocuklara da tanınmış ve bu tarihten itibaren babanın arazisinde erkek ve kız çocukların eşit intikal hakkına sahip oldukları kabul edilmiştir. (4) Bu kanunla gördüğümüz üzere Tanzimat Fermanı’ndan birkaç sene sonra kabul edilen bir kanundan bahsediyoruz. Cumhuriyete giden yıllardan çok öncesine ait bir kanun bu. 1847 bu işin çıkış noktası olması nedeniyle çok önemli bir yıl. Bu meselede de teknik bir takım ayrımlar var. Arazi çeşidine göre bu hakların düzenlenmesi farklı yıllarda gerçekleşebiliyor. Ama yine diğer düzenlemelerde 19. yy. ortalarında yapılıyor. Örneğin; 1858 Arazi Kanunnamesi ile örfi intikalde kadın-erkek eşitliğinin sağlanması konusunda yeni adımlar atılmıştır. Her şeyden önce baba ile birlikte murisin annesi de intikal hakkı sahibi mirasçılar grubuna sokulmuştur. Ayrıca oğlun oğlu ve oğlun kızı ile anne bir erkek ve kız kardeşlere, birlikte tapu hakkı sahibi olarak eşit intikal hakkı sağlanmıştır. (5) 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi’de kız ve erkekler için ilköğretimin zorunlu hale gelmesi de Tanzimat-Islahat etkisinin o yıllardaki etkisini bize birikimsel olarak ilerlediğini göstermektedir.

Tüm bunların ışığında şunu sorabiliriz:”Bunlar, kanunda varmış, ama uygulanıyor muydu?” İmparatorluğun geniş toprakları üzerine her yerde anında etkili olduğunu söylemek tabii olarak mümkün değildir. Merkezi hükümetin etkisinin belirgin olarak yer aldığı bölgelerde uygulanmıştır. Kırsalda uygulamaya geçmesi aynı hız da olmamıştır. Ancak, 100 yıl sonra gerçekleşen Kemalist devrim sonrası alınan kararlar ne derecede uygulanabilmiştir? Hepsinden ötesi 2010 yılı Türkiye’si kadınları bunlardan ne kadar yararlanabilmektedir? Değerlendirme yapabilmek için aynı kriterler bütünü üzerinden gitmemiz daha doğru olacaktır bu yüzden.

Eğitim sistemimizdeki takıntılı teleolojik yaklaşım, sistemin nesnesi haline gelen öğrencilerde de değişik önyargılar oluşturabilmektedir. Bir de bu önyargılar, dünya üzerinde hüküm süren Batı&kapitalizm güzellemesiyle birleşince kendine yabancı toplum ve bireyler oluşmaktadır. Kendi toplumuna Oryantalist gözünden bakan, bu bakış açısıyla değerlendiren birbirinin aynı yoruma sahip tek tip insanlar ortada gezmektedir.

Aslı Sancar, “Osmanlı Kadını: Efsaneler ile Gerçekler” adlı kitabında: “yabancıların gözünden Osmanlı kadını hakkındaki “efsane ve gerçekleri” şöyle dile getirdi: “Genel olarak Oryantalist bilim adamlarının sunduğu yayınlar var. Osmanlı kadını egzotik ve ezilmiş olarak gösteriliyor. Bu konudaki benim görüşlerim de araştırmalarımla çok değişti. En önemlisi Osmanlı kadının haklarını öğrendim. 1882’ye kadar bir İngiliz evli kadının mal sahibi olma veya miras hakkı yok. Malları kocasına ait, kendi adına dava açamıyor. Boşanma hakkı yok, boşandığında çocukları kocaya veriyorlar. Hâlbuki Osmanlı kadınının evlilikte kontrat yapma, istediği şartları koyma, boşanma hakkı var. Mal sahibi ve izni olmadan malları kullanılamıyor, mirasa sahip. Dava açabiliyor, küçük çocuklar anneye veriliyor…” (6) demiştir.

Türk modernleşmesini 3.Selim’den başlatarak Tanzimat-Islahat etkisinden ruhunu aldığını; Sultan 2.Abdülhamit’in de bu modernleşme sürecinin önemli bir aktörü olduğunu, Kemalizm’in Jön Türk- İttihat Terakki ekolünden çıktığını söylemek modernleşme tarihimizi daha mantıklı bir temele oturtmaz mı? Bu şekilde arz eden sürekliliği görüp, M.Kemal’in de ruhlar âleminden gelen olağanüstü bir varlık olmadığını göreceğiz. Aksine Kemalist devrimlerin buralardan beslendiğini görmek bu fikirlerin belli bir altyapısı,  içerdeki ve dışarıdaki birtakım rasyonel düşünce ürünlerinin bileşkesi olduğunu bize açıkça gösterecektir.

Kemalist devrimleri yüceltmek amacıyla kopuş teorisini abartılı bir şekilde genele yaymanın sonucu, genç zihinlerde yap-bozu(puzzle) bir türlü tamamlayamama olarak açığa çıkmaktadır. Bugün, cumhuriyet kurumlarında yetişen kişiler için Kemalizm, Türklüğün asr-ı saadetidir. Bu açıdan, ondan öncesi büsbütün karanlıktır. Aslında bunun tarihiyle barışık olmayan bireyler ortaya çıkardığını görmek çok fazla analiz yeteneği gerektirmiyor. Ülkenin toplum bilimcilerinin, eğitimcilerinin İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçişi birebir aynı cümlelerle ifade etmeleri, Türk tarihinin kutsal kitap ayetlerinden oluştuğunu mu gösterir yoksa analizi yapanların aynı ereksellik çerçevesine hapsolduklarını mı? Yorum sizin…


1.Nisa Suresi, 4/11.

2.Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XI, Sa.1-2, Y.2007

3.Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XI, Sa.1-2, Y.2007

4.OSMANLI MİRAS HUKUKU’NDA KADIN, Yüksek Lisans Dersi, Osmanlı Devleti’nde Eşitlik Kavramının Gelişimi, Emine Ferdane PANDIR

5.A.g.e.

6. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&CategoryID=82&ArticleID=931310

Bir Cevap Yazın